Körlük Kitabı Üçlemesi Nedir? Hayatın Gölgelerinde Kaybolanlar
Bir sabah uyandım ve Kayseri’nin gri gökyüzü gözlerimi kamaştırdı. Evde tek başımaydım, içimden geçen karamsar düşünceleri bir an olsun serbest bırakıp, kapalı pencerenin ardında kaybolan güneşi görmek istedim. Yağmur, biraz da rüzgarın etkisiyle, penceremden içeri süzülen ince ince düşen damlalar gibi, içimi ıslatıyordu. Yağmuru hep sevmişimdir; gözlerimi kapatıp her damlanın farklı bir öykü anlattığını düşünürdüm. Sonra birden, aklıma José Saramago’nun Körlük adlı kitabı geldi. Belki de, o an, hayatın gerçeğinden biraz daha uzağa gitmek istiyordum. Bir kaç hafta önce başlamıştım, ama bir türlü sonunu getirememiştim.
Körlük, bazen sadece gözlerinizi kapamakla ilgili bir şey değildir; bazen çevrenizdeki her şeyin kararmasıyla ilgilidir. Saramago’nun o karanlık dünyasında, insanın yavaşça kaybolan gerçeklikleri içinde kayboluyor olması… İşte tam o an, Kayseri’nin yağmurlu sabahında bu kitabın bana yaşattığı karmaşayı, duyguları tekrar hissettim.
Körlük Üçlemesi ve Birinci Kitap: Körlük
Kitapların insanın duygusal dünyasında bıraktığı izlerin ne kadar derin olduğunu hep düşünmüşümdür. Saramago’nun Körlük kitabı, gözlerimizi kaybettiğimizde ne olur sorusuyla başlar. Hikâye, körlüğün aniden ve hızlı bir şekilde yayıldığı bir toplumda geçiyor. İnsanlar, ellerinde kalacak tek şeyin hayatta kalma mücadelesi olduğunu anladıkça, her şey bir anda kararmaya başlıyor. O körlük, sadece fiziksel değil, ruhsal bir körlük aslında. Bunu okumak, ne kadar zorlayıcı olsa da bir o kadar etkileyici ve unutulmaz bir deneyimdi. Ama aynı zamanda hayal kırıklığıydı da.
Körlük, bir anlamda toplumu anlamama, her şeyin gözlerimizin önünde kaybolmasına dair bir tepkidir. Şehirdeki herkes birdenbire kör olur. O kadar bir belirsizlik ve umutsuzluk içinde, herkesin birbirine nasıl davrandığını görmek, aslında insanın özündeki vahşeti de gözler önüne seriyor. Yaşadığımız dünyada gözlerimizle tanıdığımız, içselleştirdiğimiz her şeyin aniden yok olması gibi. Belki de bu, bir tür kaybolan güveni anlatıyordu. Her insanı bir şekilde yabancılaştıran bir şeydi.
Sadece Bir Karanlıkta Hayatta Kalmak mı?
İçimde kararmış bir dünyada yol alırken, bir yandan da kendime soruyordum: Eğer gözlerimi kaybedersem, hayatta kalabilir miyim? Gözlerimle gördüğüm dünya, anlam bulduğum her şey, bir gün yerini boşluğa bırakacak mıydı? Körlük kitabının bana hissettirdiği en büyük şey, hayatta kalma mücadelesinin ne kadar dehşet verici olabileceğiydi. Ama bir yanda da, bir umudu ve direnci hissettim. Çünkü içindeki karakterler, karanlığa düşerken, birbirlerine sahip çıkmak zorunda kaldılar. Hep birlikte, birbirlerinin gücünden faydalandılar. Belki de bu, Saramago’nun en büyük başarısıydı: Umut.
Hikâye, gerçek anlamda bir insanın varlık mücadelesini simgeliyordu. Ama aynı zamanda, gözlerimizi kapattığımızda bile bir şekilde birbirimize tutunarak ayakta kalabileceğimizi gösteriyordu. O insanları, o körleri okurken, duygularım karıştı. Bir tarafta korku, diğer tarafta ise bir umut vardı. Bir insanın yaşadığı toplumla ne kadar iç içe olduğunu ve o toplumda herkesin birbirine ne kadar ihtiyaç duyduğunu fark etmek, çok derin bir duygu bırakıyordu.
Körlük Üçlemesi ve İkinci Kitap: Cevapsız Sorular
Yazgı adlı ikinci kitap, bu körlüğün yol açtığı büyük boşluğu anlatmaya devam eder. Ancak burada her şey daha da karmaşıklaşıyor. Bir anlamda, bir şekilde hayatta kalanların toplumsal bağlarını anlamaya çalıştığı, duygusal bir keşif süreci başlıyor. Birbirlerine yaslanan ve onurlu kalmaya çalışan bu insanlar, Saramago’nun anlatımında daha da katmanlı hale geliyorlar. Her birinin içsel mücadeleleri daha çok belirginleşiyor. İkinci kitap, ilk kitaptan sonra yaşananları çok daha karamsar bir gözle sunuyor, ama bu karamsarlığın içinde bile bazı umut ışıkları var.
Bütün o karanlıkta, evet, insanlık yine birbirine tutunarak devam ediyor, ama her şeyin kesinlikle “eski” haline dönmeyeceğini fark ediyorlar. Karanlık, bazen içsel korkuların simgesi oluyor. Her geçen sayfada karakterlerin daha fazla kaybolduğunu hissediyorum, sanki daha derinlere iniyorlar. Bir çocuğun, bir kadının ya da bir erkeğin kaybolan ruhunu, kaybolan insanlığına dair sorular sormak ne kadar acı verici!
Son Kitapta Umut: Körlük’ün Sonuçları ve Yeni Bir Başlangıç
Üçlemenin son kitabı, Körlük serisinin bittiği noktayı daha da etkileyici hale getiriyor. O kaybolan toplumun, körlükten sonra yeniden gözlerini açma çabalarını ve bununla birlikte yaşadıkları evrimsel dönüşümü konu alıyor. Ama her şeyin eski haline dönmesi mümkün olmuyor. Geçmiş, geçmişte kalıyor. O eski düzen kayboluyor. Şimdi, bir şekilde insanlar birbirlerini tanımaya, güvenmeye, hayatta kalmaya çalışıyorlar. Her şey yeniden doğuyor gibi. Yeniden umut etmek zorunda kalıyorlar.
Duygularım karıştı. Sonunda, bir zamanlar kaybolan toplumun, yeniden ışığa kavuşan gözlerle yeni bir hayat kurma çabası bana, hayatın gerçekten sonsuz bir döngü olduğunu hatırlattı. Körlükle başlayan her şey, aslında bir yıkım ve yeniden inşa sürecini simgeliyordu. O eski dünyaya dönülemezdi, ama belki de insanlık, hayatı yeniden anlamaya çalışarak yeni bir şey inşa edecekti. Bu da belki, “umut”tu.
Sonuç: Körlük ve Bizi Sarıp Sarmalayan Hayat
O sırada içimden bir hayal kırıklığı geçti, sanki her şeyim kaybolmuş gibiydi. Ama bir yandan da, o kaybolmuş dünyanın içinde bir umut ışığı belirdi. Körlük kitabı üçlemesi, hem karanlık hem de aydınlık. Gözlerinizi kaybettiğinizde, bir şeyler kayboluyor ama bir şeyler de geri geliyor. Karanlıkta, umut ışığının peşinden gitmeye çalışmak gibi bir şey. Şu anda da yazarken, içimdeki o boşluk bir şekilde dolmuş gibi hissediyorum.
Körlük kitapları bana, hayatta kalanların aslında en büyük gücün birbirine sarılmakta olduğunu gösterdi. Her şeyin, tüm karanlıkların, tüm belirsizliklerin içinde bir şekilde anlam bulduğuna inanmak istiyorum. O yüzden, belki de bazen gözlerimizle değil, yüreğimizle görmemiz gerektiğini hatırlatıyor bu üçleme.